MONŞER DEĞİL DİPLOMAT

“Siyaseti Güzel de Kötü de Yapan Siyasetçidir”
İnal Batu ile 2006 yılında tanıştım. Biz gazetecilerin en sevdiği siyasetçilerin başında yer alırdı. Ne zaman arasak o tok sesi ve saygı, sevgi dolu davranışıyla hep olumlu cevap alırdık. “E hadi gel” derdi. Ne soracaksın diye sormadan. Çünkü İnal Batu’da her şeyin cevabı olurdu.
Sürekli kendi kendimize bir böbürlenme halindeyiz ama nedense Türkiye olarak hep alt sıralardayız. Gelen siyasetçi değişim, gelişim, dönüşüm, muasır medeniyet adına hiçbir şey söylemiyor. İnal Batu, siyaset üstü dediğimiz bir entelektüeldi. Ve gelişmekle alakalı hep söyleyecek bir sözü vardı.
Kendi halinde, sürekli yabancı kaynaklı dergi, gazete, kitap okuyan ve takip eden bir kıymetti.
Siyaset konusu malum, çok su götürüp, boyumuzu aşacak cinsten bir konu. Ama İnal Batu ismi, siyasetçi denilen insanın en güzel örneklerinden biridir. Çünkü siyaseti güzel de kötü de yapan siyasetçidir. Yoksa siyaset güzel bir olgudur.
Gerçi bir siyasetçi, kendi tanıdıklarının, ona tanıklık ettiği haliyle sevilip sayılsa da siyasette yer almaya karar verdiği halinde ise, nedense hep dışlanıp eleştirilen olur. Dostları, arkadaşları, tanıdıkları, yanıldıkları…ona artık doğal ve samimi değilsin derler.
İnal Batu gibi isimlerin, siyasette ortak çıkardan çok, ne yapabilirimin derdi hâkim gelirdi.
Ama bu günlerde, ortak çıkarlar, en önemli başlığı oluşturuyor.
Bugün bireyler toplumunda, her bir parça, bütün parçadan ayrı olduğu için, başına gelecek her şeyden de bireyler sorumludur.
Bugünlerde politikacı da yabancı, bireyler de yabancı.
İnal Bey, bir sohbetimizde “Başarı verilmez, alınır” demişti. “Ben çok çalıştım ve bugüne çalışmalarımla geldim “demişti.
Donanımı, çalışkanlığı, sürekli dünyadan bir şeyler öğrenme hazzı, özgüveni, azmi ve kararlılığı onun başarısını getirmişti.
Evet İnal Batu İstanbul’da, Ankara’da bir kültür Merkezi, bir sokak, bir cadde hatta çok fanatik bir Fenerbahçeli olarak sarı lacivert renklerin olduğu bir stadyuma, ismi verilecek bir değerdi.
O duygu ve inancını hep aklın gerisinde bıraktı. Belki de siyasi başarısı akıl yürütmesinden kaynaklıydı. Kendisiyle aynı fikirde olmayan insanlarla bile, karşı karşıya gelmez, farklı fikirde ki iki insandan bile ortaya en az iki fikir çıkacağını savunurdu. Yaşamın zıtlıklarla güzel olduğunu savunurdu. Hep aynı renk, aynı düşünce, aynı yemek…insanlığa hiçbir katkı sunmaz. Fikirler çatışsa da konuşmalı, tartışmalı, sorgulanmalı derdi.
Sıcak, samimi, doğal ve babacan İnal Batu ile 2008 yılında gerçekleştirdiğimiz röportajlardan bir kitap fikri doğdu. Kısmet bugünlereymiş. Eğer bir mani çıkmaz ise, yakında okuyucusu ile buluşacak.
Bu kitap yaklaşık 8 aylık bir sürede kâh Salacak’ta ki evde, kâh Şile’de Üvezli’de ki yazlıkta yapılan gündeme dair sohbetlerden oluştu.
Neden bu kitap biliyor musunuz? Geçmişte bu ülkeye hizmet etmiş insanlardan öğrendiklerimi ve yaşadıklarımı paylaşmak adına bu kitap. İnal Batu’nun ideali hep iktidar olan bir CHP’nin, Türk dış politikasına dışardan gazel okumasını değil, yürütmesine katkıda bulunmak olduğudur.
İnal Batu “Ben çok sıkı bir solcu değilim. Sosyal adalet, insan haklarına, laiklik ilkesine inanırım. Zaten öyle koyu bir solcu olsaydım hapis yatardım. Beni büyükelçi yapamazlardı. “
“Gerçi ben hep diplomat oldum da gelip bana monşer dediler ya” Sözlerinde bile, kırgınlık olsa da yine de diplomasinin örnek alınacak üslubu vardı.
İnal Bey’in biz kadınların yakından ilgilendiği bir modacı ile bir anısı var. (Gerçi bugün ki şartlarda sadece adını bildiğimiz bir modacı) Bunu bugün ki yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum. İnal bey anlatıyor:
New York’ta Birleşmiş Milletlerde, Büyükelçi olduğum dönemlerde sık sık üst düzey önemli yemeklere davet edilirdim. Bu yemeklerden bir tanesinde, o zamanki Türk-Amerikan derneklerinin başkanı olan ve New York’ta Türklerin gayri resmi lideri konumunda olan rahmetli Ahmet Ertegün’ün (1923-2006 Dünyanın en önemli Müzik şirketlerinden Atlantic Records’un Kurucusu) New York’u ziyaret eden zamanın lideri Çiller, onuruna verdiği yemekti. Ve biz de bu yemeğe davetliydik.
Ben, ismimin yazılı olduğu yere oturdum. Bu arada, iki yanımda kimlerin oturduğuna da baktım ki, yemek esnasında gerekli sohbeti yapabileyim. Bir yanımda ABD’li bir kadın politikacı, diğer yanımda ise Donna Karen yazılı bir kağıt vardı. Bu isim bana hiçbir çağrışım yapmadı. Halbuki bu hanımın ismi New York’ta bütün önemli, büyük mağazaların vitrinlerinde yazılıymış. Gazetelerin moda sayfalarında her gün, bu kadından bahsedilirmiş. Ben kim olduğunu bilmediğim için, nedense senin gibi gazeteci olduğunu tahmin ettim. Bu meşhur Donna Karen’le yemek başladıktan sonra nezaket karşılığı, ilgilenmem gerekiyordu. İngilizce kendisine “Hanımefendi siz New York’ta neyle meşgulsünüz” dedim, ama demez olaydım. Kadın yüzüme o kadar tuhaf bir bakış attı ki, anlatamam. Hiç cevap vermedi ve sert bir ifade ile arkasını bana dönerek, tüm yemek boyunca oturdu. Ben de herhalde bilmem gereken bir isimdi, bilemedim dedim ve sustum. Öbür yanımdaki tanıdığım siyasetçi kadına dönüp sohbet ettim. Yemekten sonra da meraktayım, acaba ben ne halt ettim diye. Çıkışta eşime “sol tarafımda Donna Karen diye bir hanım oturuyordu. Tanımadım yemekte de bana somurttu, ben bir hata mı ettim?” Nevra da bana “tabi ki çok büyük bir hata yaptın dedi “Sonra da bu hanımın yani Donna Karen’in kim olduğunu anlatı bana. Ben kendimle alay etmeyi çok seven bir insan olduğum içinde, bu olayı herkese anlattım.”
Rahmetle